10 kasim atatürk ün ölüm yildönümü Information

June 2, 2008

Yıldönümü Uluslararası Ceza Mahkemesi

Filed under: Uncategorized — Tags: , — admin @ 12:00 am

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkemedir. 1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmuş ve 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. Mahkeme binası “Ev Sahipliği Anlaşması” yaptığı Hollanda’nın Lahey kentinde bulunmaktadır.

Kuruluş aşamaları

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulması için ilk çalışmalar 1998 yılında Birleşmiş Milletler’in önderliğinde Roma’da toplanan bir konferansta başladı.17 Temmuz 1998′de Ulusalararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü 7 ret oyuna karşılık, 120 kabul oyuyla ve oyçokluğu ile (21 çekimser) kabul edildi.Roma Statüsü suçları, mahkemenin nasıl çalışacağını ve devletlerin mahkeme ile işbirliği için ne yapmaları gerektiğini tanımlar.Statü gereğince, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin faaliyete geçebilmesi için 60 ülkenin onayı beklendi ve 11 Nisan 2002 tarihinde sözkonusu 60 onaya ulaşıldı.1 Kasım 2006 tarihi itibariyle Roma Statüsü ,139 devlet tarafından imzalamış ve 104 devlet tarafından onaylanmıştır. Roma Statüsünü imzalamak onaylamak anlamına gelmemektedir.

UCM Organları

Roma Statüsünün 34. maddesinde Mahkemenin organları belirtilmiştir;

  • Başkanlık
  • Temyiz Bölümü, Yargılama Bölümü ve Ön-Yargılama Bölümü
  • Savcılık Bürosu
  • Yazı İşleri Bürosu

Yargı Süreci

Roma Statüsü olayların mahkeme önüne 3 farklı şekilde gelebileceğini belirtiyor:

  1. Mahkeme savcısı, sadece mahkemenin söz konusu suçu ya da bireyleri yargılama yetkisi var ise; kurban ya da ailesini de içerecek şekilde herhangi bir kaynaktan gelen bilgiye dayanarak, işlenmiş bir ya da birden fazla suçun söz konusu olduğu bir durum hakkında soruşturma başlatabilir .
  2. Roma Statüsü’ nü onaylayan devletler, sadece mahkeme yargılama yetkisini haizse, işlenen bir veya birden fazla suçun olduğu bir durumun soruşturulması için savcıdan talepte bulunabilirler.
  3. BM Güvenlik Konseyi, işlenen suçun bir veya birden fazla olduğu bir durumu soruşturması için savcıdan talepte bulunabilir. 1nci ve 2nci yöntemlerin tersine, suçlar Roma Statüsü’ nü onaylamayan bir devletin topraklarında vuku bulmuş veya böyle bir devlet vatandaşı tarafından işlenmiş olsa bile BM Güvenlik Konseyi olayı savcıya bildirdiği zaman UCM yargı yetkisine sahip olacaktır.

Bununla birlikte, bu durumların her birinde bir soruşturma açılıp açılmayacağına ve soruşturma üzerinde temellenen hukuki onaya bağlı olan bir davanın açılıp açılmayacağına karar vermek, devletlerin ya da Güvenlik Konseyi’nin değil, UCM savcısının takdirine bağlıdır.

Amerika Birleşik Devletleri ve UCM

1995′ten 2000 yılına kadar ABD hükümeti UCM’nin kurulmasını destekledi ancak Amerikalılar UCM’nin BM Güvenlik Konseyi tarafından kontrol edilen veya Amerikalı yetkilileri ve Amerikan vatandaşlarını mahkemenin yargı yetkisi dışında tutacak bir mahkeme olması için çaba harcadılar; bu çabalar başarısız kaldı. Cilnton yönetimi döneminde 31 Aralık 2000 tarihinde Amerikan Büyükelçisi David Scheffer hükümeti adına Roma Statüsü’nü imzaladı. 2001 Yılında Bush yönetimi UCM toplantılarına katılmamaya başladı ve 6 Mayıs 2002 tarihinde ABD Roma Statüsü’nden imzasını çektiğini resmen açıkladı. O zamandan beri ABD, gerek İkili Dokunulmazlık Anlaşmaları(İDA) (Bilateral Immunity Agreements-BIAs) vasıtasıyla; gerek UCM’yi destekleyen müttefiklere yaptırımlar öngören yasalar çıkararak; gerekse BM Güvenlik Konseyi’nde barış güçlerinde görevli Amerikalıları UCM’nin yargı yetkisi dışında tutacak girişimleri yoluyla UCM’yi yönelik çok yönlü saldırılarına devam etmektedir. UCM Andlaşması’nda yer alan net güvencelere rağmen ve son derece nitelikli UCM yetkililerinin böyle bir durumun oluşmasına karşı gereken tedbirleri alacağını gözardı ederek, Bush yönetimi UCM’nin siyasi motivasyonlardan kaynaklanan yargılamalar için bir platform oluşturabileceğini iddia etmektedir.

ABD Dışişleri Bakanlığının verilerine göre 2 Ağustos 2006 itibariyle ABD ile IDA’ları imzalayan devlet sayısı 101′dir (ülke isimlerinin yer aldığı listelerdeki sayı ise 99); 99 tane İDA’nın 21′i ulusal parlamentolarca onaylanmış; 18′nin ise onay gerektirmeyen yürütme anlaşması olduğu söyleniyor.

UCM’ye taraf ülkelerden IDA imzalayanların sayısı 45; bunların 13′nün parlamentolarca onaylandığı; 9′nun yürütme anlaşması niteliğinde olduğu belirtiliyor.

53 Ülke ABD ile ikili dokunulmazlık anlaşması imzalamayı açıkça reddediyor. UCM’ye taraf 102 ülkeden 57’si İDA imzalamadı (bunların 24′ü, 2005 Mali Yılında ABD’den yardım alamadı).

Amerikan Askeri Personelini Koruma Yasası (American Servicemembers’ Protection Act-ASPA)
Amerikan askerlerini kurtarmak için ABD’nin her türlü önlemi alabileceğine dair hükümler içerdiği için “La Haye’yi Basma Yasası” olarak da anılan Amerikan Askeri Personelini Koruma Yasası (ASPA) 2 Ağustos 2002′de kabul edildi. Bu yasaya göre UCM’ye taraf ülkeler ABD ile ikili dokunulmazlık anlaşması imzalamazlarsa bu ülkelere yapılan Amerikan askeri yardımları askıya alınacak. Amerikan’ın NATO müttefikleri ve ” NATO-dışı önemli müttefik” sayılan 9 ülke (Arjantin, Avustralya, Mısır, İsrail, Japonya, Ürdün, Yeni Zelanda, ve Güney Kore) ASPA yaptırımları dışında bırakıldı. Fakat ulusal güvenlik çıkarları gereği veya sonradan ikili dokunulmazlık anlaşması imzalaması durumunda Başkanın kararıyla askeri yardımın askıya alınmasına istisnalar getirmek mümkün. UCM Roma Statüsü’nün yürürlüğe girmesinin birinci yıldönümü olan 1 Temmuz 2003 tarihine kadar geçen bir yıllık sürede UCM’ye taraf 35 ülkeye toplam 46 milyon dolarlık askeri yardım geri çekildi. Amerikan askeri yardımlarının kesilmesinden etkilenen önemli programlar arasında Uluslararası Askeri Öğretim ve Eğitim (IMET); Askeri Dış Yardım (FMF) programları ve Silah İhracatını Kontrol Yasası altında sağlanan fonlar var. Daha önce ikili dokunulmazlık anlaşması yapmayı reddeden ülkeler önemli oranda askeri mali yardımdan yoksun bırakılma tehditleri altında ABD ile bu tip anlaşmalar imzalamak zorunda kaldılar.

UCM’de Devam Eden Davalar

Demokratik Kongo Cumhuriyeti

Eski adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, 1998 yılında Thomas Lubanga Dyilo liderliğindeki UPC (Kongo Vatanseverler Birliği) ile Hükümet kuvvetleri arasında başlayan ve bugüne kadar, yaklaşık 4 milyon insanın öldüğü çatışmalar, II. Dünya savaşından sonraki en büyük “ölümcül çatışmalardan” biri sayılmaktadır.

2005 yılında UPC, liderleri tarafından, siyasi bir partiye dönüştürülerek, Ituri bölgesindeki yaklaşık 15.000 milis silahsızlandırıldı ve çoğu sivil hayat karıştı. Ancak son 10 yıldır silahlandırılan binlerce milis, farklı silahlı politik gruplara katılarak, çatışmalarda aktif rol oynamaya devam etmektedir. Bölge henüz istikrara kavuşmuş değildir ve ciddi insan hakları ihlallerine dair bilgiler gelmeye devam etmektedir.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Başkanı, UCM savcısı Luis Moreno Ocampo’ya bir mektup göndererek, ülkesinde gerçekleştirilen ve Roma Tüzüğü kapsamındaki suçlara ilişkin soruşturma açılmasını talep etmiştir. Bunun üzerine savcı, ön araştırmasının ardından, Haziran 2003′te Kongo’daki durumu yakından inceleyeceğini açıklamış ve 04.07.2004 tarihinde olayı Ön Yargılama Dairesine taşımıştır.

Dosya kapsamında, 17.03.2006 tarihinde tutuklanan Kongo Vatanseverleri Birliği lideri Thomas Lubanga, Mahkeme kararına istinaden UCM tarafından tutuklanan ilk kişi olmuştur. 28 Ağustos 2006 tarihinde, savcı tarafından resmen suçlanan Lubanga hakkında, 1. Ön Yargılama Dairesinde iddianamenin onaylanması duruşması 9 Kasım 2006 tarihinde başlamıştır.

8. maddede belirtilen savaş suçlarını işlemekle suçlanan Lubanga’ya yönelik iddianamedeki suçlar arasında; “15 yaşından küçük çocukların askere alınması ve çatışmalarda aktif olarak kullanılması” suçlaması öne çıkmaktadır.

Uganda

1987 yılında Joseph Kony tarafından kurulan ve Uganda’nın kuzeyinde dini temellere dayalı bir devlet kurmak isteyen LRA (Lord’s Resistance Army-Tanrının Direnişi Ordusu) ile hükümet kuvvetleri arasındaki çatışmalar, Afrika’da en uzun süredir devam eden çatışmalardan biridir.

LRA; geniş çaplı insan hakları ihlalleri, tecavüz, işkence, cinayet ve “çocuk asker” kullanmakla suçlanmaktadır.

Bölgede yapılan bir araştırmaya göre halkın %78′i bir cinayete tanık olmuş, %68′i ise (LRA veya hükümet güçleri tarafından) kötü muameleye uğramıştır 1.

Aralık 2003′te Uganda Başkanı Yoweri Museveni, LRA (Tanrı’nın Direnişi Ordusu) ile ilgili durumu UCM’ ye götürme kararı almıştır. Başsavcı 29 Temmuz 2004 tarihinde konu ile ilgili olarak soruşturma açıldığını duyurmuş ve dosyayı 2. Ön Yargılama Dairesine taşımıştır.

Aralık 2005′te BM Genel Sekreteri Uganda’da Hükümetin, hükümete bağlı yerel kuvvetlerin ve LRA’nın -özellikle çocuklara karşı- ciddi suçlar işlediğini belirtmiştir.

Mahkeme Ekim 2005′te LRA’nın 5 lideri hakkında, bir yandan cinayet, kölelik, seks köleliği, tecavüz suçları nedeniyle insanlığa karşı suç, diğer yandan cinayet, tecavüz, sivillerin öldürülmesi ve yağma suçlarından dolayı da savaş suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkartmıştır.

Haklarında tutuklama kararı verilen kişilerden hiçbiri henüz yakalanamamıştır. Bölgede Hükümet ile LRA arasında ateşkes ve barış anlaşması için görüşmeler devam etmektedir.

Sudan

2003 yılında, yerel bir isyanın ardından, bölgedeki Arap kabileleri ile Hükümet tarafından kurulan ve desteklenen milis kuvvetleri (Janjavit - Janjawid) arasında çatışmalar başlamıştır. Bu çatışmalarda Darfur nüfusunun üçte biri -yaklaşık 2 milyon insan- zorla yerinden edilirken, yüz binlerce insan öldürüldü. Halen 1,5 milyon kişi yerleştirildikleri mülteci kamplarında yaşamaktadır.

Hükümet’in, Darfur bölgesinde, geniş çaplı bir “etnik temizlik” başlattığı iddiaları üzerine, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 18 Eylül 2004 tarihinde, 1564 no’lu kararıyla Genel Sekreterden Sudan’da bir araştırma Komisyonu kurulmasını istemiştir. Kurulan Komisyon, 25 Ocak 2005′te, BM Genel Sekreterine bir rapor sunmuş ve sivil halkın korunması ve suçluların cezalandırılması için harekete geçilmesini tavsiye etmiştir. Raporun ardından, Güvenlik Konseyi, 31 Mart 2005 tarihli ve 1593 no’lu kararı ile olayı UCM’ne taşıma kararı almıştır.

6 Haziran 2005′te UCM savcısı Luis Moreno Ocampo, Darfur’da işlenen suçlar hakkında soruşturmayı resmi olarak açmış ve dosya Hakim Akua Kuenyehia (Gana) başkanlığındaki 1 no’lu Ön Yargılama Dairesine iletilmiştir.

Orta Afrika Cumhuriyeti

Eski bir Fransız sömürgesi olan Orta Afrika Cumhuriyeti bağımsızlığını 1960 yılında kazanmıştır. Askeri yönetimlerin ardından 1993′te sivil yönetim başa geçmişse de Mayıs 2001′deki başarısız darbe girişiminin ardından ülkede çatışmalar başlamıştır.

5 Aralık 2004 tarihinde kabul edilen anayasanın ardından 2005 Mart’ında seçimlere gidilmiştir ancak dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Orta Afrika Cumhuriyetinde, siyasi istikrarsızlık devam etmektedir.

2005 yılında, Orta Afrika Cumhuriyeti eski devlet başkanı ve başkan yardımcısı tarafından işlenen suçları araştıran yerel mahkeme, olayın araştırılmasında yetersiz kalabileceğinden hareketle, UCM savcısından, konuyla ilgili soruşturma başlatmasını talep etmiştir.

Ancak Savcılık, “tamamlayıcılık” ilkesi gereğince, Orta Afrika Cumhuriyeti Yüksek Ceza Mahkemesi’nin (Cour de Cassation) kararını bekledi. Yüksek Ceza Mahkemesi, 11 Nisan 2006 tarihinde verdiği kararla, yerel mahkeme kararını onaylayarak, mevcut koşullarda, OAC’de etkin araştırma ve yargılama yapamayacağına karar verdi.

Daha önce söz konusu davanın neticesini beklediğini açıklayan Savcılık Ofisi , bu kararın ardından harekete geçerek, dosyayı 3. Ön Yargılama Dairesine taşımıştır. Henüz bir tutuklama kararı verilmeyen dosyada, eski hükümet yetkilileri hakkında cinayet, tecavüz ve Orta Afrika Cumhuriyetinin kuzeyinde yaşayan yerlilere yönelik soykırım iddiaları mevcuttur.

June 1, 2008

Yıldönümü Şerbettar, Havsa

Filed under: Uncategorized — admin @ 7:40 am

Şerbettar, Edirne ilinin Havsa ilçesine bağlı bir köydür.

Tarihi

Şerbettar köyü ismi nereden geliyor
1550 li yıllarda ,Edirnede kıyık semtinde,Karaca Ahmet mahallesinde zaviye(küçük tekke)si bulunan ŞARABDAR HAMZA BEY ,15.yy da yaşamış ümera (üst düzey komutanlar)dan dır ve Edirne’nin kurucularındandır.Evvela,2.Murat devrinde sarayda şarabdar(şerbettar) vazifesi görmüş,sonradan Fatih devrinde üst düzey komutanlardan olmuştur.Hatta 1460 da Runiye-i suğra valisi yani Sivas-Tokat Beylerbeyliğine tayin edilmiştir.
2.Murat Hamza Bey’e Ergene(Uzunköprü) de ASLIHAN KÖYÜ nü tabileri ile(Meşelü,Akberdi,Balıklı,Yegan-Hızır) birlikte mülk olarak vermiştir ki,bu mülkün 2.Beyazıt devrinde de devem ettiği ve geçerli olduğu tahrir kayıtlarında görülmektedir.Hatta Hamza Bey’in oğlu Ahmet Çelebi ye 2.Beyazıt başka ilavelerde yapmıştır. Toprakların bazıları Hamza Bey’in zevcesi Tacünnisa Hatun’a intikal etmiştir.(TTK yayınları 7.dizi-sa.43 EDİRNE –Edirne’nin 600.yıldönümü armağan kitabı-1993-Tayyip Gökbilgin-2.baskı sayfa 172)

Kurtuluş Savaşından sonra mübadele ile Yunanistan'dan 1924 yılında gelen bir miktar göçmen ile daha sonra, 1935 yılında Romanya'dan ve 1948 ile 1951 yılında Bulgaristan'dan gelen göçmenlerle bu günkü duruma gelmiştir.

Göçmenler yıllarca ŞARABDAR HAMZA BEY in mülkü olduğu için şarabdar arazisi olarak bilinen bu bölgeye yerleştirilince köyün adı şarabdar(halk ağzında; şaraplar) olmuş.Daha sonra şarap kelimesinden rahatsızlıktan dolayı ŞERBETTAR KÖYÜ olarak değiştirilmiştir.Civar köyler ve köyün yaşlıları hala ŞARAPLAR KÖYÜ diye ifade etmektedirler.
Bu bölge toprakları Bağ yetiştirmeye uygun zaten yüzlece yıl üzüm ve şarap üretimi için kullanılmıştır.toprakların şarabdar Hamza Bey’ mülk olarak verilmesinin nedeni de bu özelliğidir.

                                                                 Şahin Şengül
                                                                                            sahinsengulum@hotmail.com
                                                                                            05324341237

Kültür

Köyün gelenek, görenek ve yemekleri hakkında bilgi yoktur.

Coğrafya

Edirne iline 41 km, Havsa ilçesine 16 km uzaklıktadır.

İklim

Köyün iklimi, Trakya Karasal iklimi etki alanı içerisindedir.

Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 1222
1997 1187

Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 - Mustafa Özalp
1999 -
1994 -
1989 -
1984 -

Altyapı bilgileri

Köyde ilköğretim okulu vardır. Köyün hem içme suyu şebekesi hem kanalizasyon şebekesi vardır. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı vardır ancak sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

May 31, 2008

Yıldönümü Jacques Attali

Filed under: Uncategorized — Tags: , , — admin @ 3:24 am

Jacques Attali (1 Kasım 1943 ‘de Cezayir) ‘de doğmuş bir Fransız ekonomist, yazar et siyasetçi dir. François Mitterrand ‘ın danışmanlığını yapmış, bu dönemden sonra ön plana çıkmıştır.

Hayatı

Babası Simon Attali, Cezayir’in Fransız sömürgesi olduğu dönemde kendi kendini yetiştirmiş (otodidakt) ve parfümeri sektöründe başarılı olmuş Musevi asıllı bir müteşebbisti. 1957′de, Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasından birkaç yıl önce işini ve ailesini Paris ‘e taşımıştı.

Jacques Attali ve ikiz kardeşi (sonradan Air France YKB’ı olacak) Bernard Attali lise çağında, gelecekte Fransız siyaset dünyasında önemli yer edinecek Jean-Louis Bianco ve Laurent Fabius ile arkadaşlık kurmuşlardı. Attali, öğrenim hayatını hiç kesmeyerek, ardarda, École Polytechnique ‘den (1963 mezuniyet yılı birinciliğiyle) Ekonomi Doktoru unvanını almış École des Mines (Madencilik Okulu), Sciences-Po (Siyasal Bilimler) ENA (Fransız Mülkiye’si) gibi eğitim kurumlarından payeleri sıralamıştır. François Mitterrand ile ilk olarak 1968′de taşrada bir yöneticilik stajı esnasında tanışmıştır.

Siyasi hayatı

27 yaşında Conseil d’État (Fransız Devlet Konseyi)’ne girmiştir. 1972 ‘de ekonomi konulu ilk iki kitabını yayınlamıştır: Analyse économique de la vie politique ve Modèles politiques, ve bu çalışmalarıyla Académie des Sciences (Fransız Bilimler Akademisi) ödülünü almıştır.

Prof. Jacques Attali, Paris IX Üniversitesi (Dauphine Üniversitesi olarak da adlandırılır) bünyesindeki öğretim görevlisi kariyeri esnasında etrafında çok değişik ufuklardan seçkin bir çevre toplayabilme kabiliyeti ile dikkati çekmiştir.

1973 ‘de François Mitterrand ile temas tekrar kurmuş, 1981 ‘de Mitterrand’ın Fransa Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Élysée Sarayı ‘nda Mitterrand’ın makamının hemen yanında bürosu olan bir « özel danışman » sıfatını edinmiştir. Mitterrand için her akşam ekonomi, kültür, siyaset, okuduğu kitapların özeti gibi çok çeşitli konuları bir araya getiren notlar hazırlamaya başlamıştır. G7 zirvelerinin Fransa açısından organizasyonu, Fransız Devrimi nin 200. yıldönümü kutlamalarının organizasyonu onun sorumluluğu altında gerçekleşmiştir. 1984′de ekibi ile birlikte, yeni teknolojileri geliştirme amaçlı Avrupa Bilimsel Araştırmalar Programı Eureka yı yürürlüğe koymuştur. Mitterrand’ın cumhurbaşkanlığının ikinci yedi yılında özel danışmanlıktan Avrupa Kalkınma Bankası kurucu başkanlığına atanmıştır. 1991-1993 arasındaki başkanlık döneminde Berlin Duvarı ‘nın yıkılmasıyla çehresi değişen Avrupa’nın yeniden inşasına zemin oluşturacak bir finans kurumu ortaya çıkmış, ancak merkez binası için aşırı lüks içeren masraflar yapılması gibi bazı kararları tartışmalara neden olmuştur. Jacques Attali 1993′den yazı hayatına ağırlık vermiş, yeni teknolojiler konusunda uzmanlaşmış bir danışmanlık şirketi kurmuş 1998′de mikrofinansman kavramının geliştirilmesi yoluyla yoksullukla mücadele etmeyi hedefleyen ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan PlaNet Finance ‘ı kurmuştur.

Kitapları

Jacques Attali’nin 1973 ‘den bugüne kadar yazdığı 30′u aşkın kitap çok çeşitli konulara ve disiplinlere uzanmaktadır: tarih, denemeler, anı, romanlar, hatta tiyatro oyunları ve çocuklar için hikayeler. Her yıl bir kitabı çıkmaktadır. L’Express dergisinde de düzenli yazıları yayınlanmaktadır. Başka kaynaklaredan alıntılarını bazen kayda geçirmemesi (ve kendi fikirleri veya bilgileriymiş gibi sunması) bazen eleştirilere sebebiyet verse de, zekası, geniş ilgi ve kültür alanı, çokyönlülüğü, orijinal bakış açısı yeteneği ve girişkenliği geniş bir kitlenin takdirini kazanmıştır.

Biyografiler:

  • Karl Marx, ou l’esprit du monde
  • Blaise Pascal, ou la genie française
  • Sigmund Warburg, un homme d’influence

Denemeler:

  • La voie humaine
  • L’homme nomade
  • Les Juifs, le monde et l’argent
  • Fraternıtes
  • Verbatim I - II - III
  • Economies de l’apocalypse
  • 1492
  • Lignes d’horizons
  • Au propre et au figure
  • La figure de Fraser
  • L’histoire du temps
  • Les trois mondes
  • L’ordre cannibale
  • La nouvelle economie française
  • La parole et l’outil
  • Bruits
  • L’anti-economique
  • Modeles politiques
  • Analyse economique de la vie politique
  • Dictionnaire du 21eme siecle
  • Memoires des sabliers
  • Europe (s)
  • Chemin de sagesse, traite de labyrinthe

Romanlar:

  • La confrerie des eveilles
  • Nouv’Elles
  • La femme du menteur
  • La vie eternelle
  • Le premier jour apres moi
  • Au-dela de nulle part
  • Manuel, l’enfant reve
  • Il viendra

Tiyatro oyunları

  • Les portes du ciel

Anılar

  • C’etait François Mitterrand (Kasım 2005)

May 30, 2008

Yıldönümü Hiroşima

Filed under: Uncategorized — Tags: , , — admin @ 2:40 pm

Hiroşima (広島市; -shi) batı Japonya’nın Çugoku bölgesinde bulunan şehir. Dünya tarihine nükleer saldırıya maruz kalan ilk şehir olarak geçmiştir.

Japonya’nın Pearl Harbor’u bombaladığı 1945’den beri ABD ve müttefikleri savaştaydı. 26 Temmuz 1945 günü, ABD Başkanı Truman, Japonya’nın koşulsuz teslim olmasını isteyen Potsdam Deklarasyonu’nu yayınladı. Hiroşima’ya atom bombası atılmadan iki hafta önce, New Mexico Alamogordo’da ABD, atom bombasının ilk denemesini yapmıştı. Japonya ültimatomu reddedince, Truman nükleer saldırı emrini verdi. 6 Ağustos 1945′te yerel saatle 08:15′de Amerika Birleşik Devletleri’ne ait Enola Gay adlı bir B-29 bombardıman uçağından bırakılan little boy (küçük çocuk) isimli atom bombası, ilk anda 140 bin kişinin ölümüne yol açmıştı. Sonrasında hastalıklar sebebiyle ölenlerle birlikte bu sayı 230 bini geçti. Bazı bilimadamları ve çevrelere göre büyük katliama yol açan bu bombanın etkileri halen sürmektedir.

Bugün bile Hiroşima’da yaşanan bu yıkım ve katliam her yıl 6 Ağustos’da tüm dünyada ve Hiroşima’da yer alan Hiroshima Barış Anıt Parkı’nda milyarlarca kişi tarafından anılmaktadır.

6 Ağustos 2005 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Muhammed El Baradey, Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki kentlerine 60 yıl önce atılan atom bombasının yaptığı yıkımın, insan hayatı için nükleer silahların ortadan kaldırılması gerektiğini gösterdiğini söyledi.

El Baradey, Avusturya’nın başkenti Viyana’da, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 60’ıncı yıldönümü için düzenlenen anma töreninde yaptığı konuşmada, “zamanın, dünyanın nükleer silahların ne kadar yıkıcı olduğunu unutmasına izin vermemesi gerektiğini” ifade etti.

Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombasının, bu tür silahların yayılmasının ve kullanılmasının neden önüne geçilmesi gerektiğini daima hatırlatması gerektiğini belirten Baradey, nükleer silahsızlanmanın, dünya ve insan ömrü için çok önemli olduğunu kaydetti.

Yıldönümü Cort

Filed under: Uncategorized — Tags: , , — admin @ 1:48 pm

Cort, Güney Kore merkezli elektro gitar, bas gitar, akustik gitar ve çeşitli gitar elektroniği ve yükselteci üreticisi firmadır. Yıllık global gitar üretiminin yaklaşık üçte birini karşılamaktadır.

Tarihçe

46 yıl önce ilk kurulduğu zamanlarda “Cortez” ismiyle Japonya’da üretim yapmakta olan firma, sonraki yıllarda ABD gitar piyasasında git gide yükselen maliyetler sonucu kendisine yeni üretim üsleri arayan piyasanın duayenlerinden Jack Westheimer ortaklığı ve çabaları ile üretimini genişleterek merkezini Kore’ye kaydırmış ve şimdiki ismini almıştır. Kore’de savaş sonrasında ülkenin, dünyanın çalgı yapımı üslerinden biri haline gelmesi yolunda büyük pay sahibi olan Jack Westheimer, uzun yıllar Park Young-Ho ortaklığında şirketi yürütmesinin ardından ortaklıktan çekilerek ABD’de kendi ismiyle bir firma kurmuştur. Günümüzde Cort, şirket merkez ve yönetimi olarak tamamen Koreli bir firmadır.

Cort, Cortez ismiyle ABD piyasasında yaptığı bir kaç ufak girişimin ardından on yıllar boyunca diğer firmalar için fason olarak gitarlar üretmiştir ve üretmeye devam etmektedir. Ayrıca çok etkin olmamakla beraber bu süreç boyunca kendi adıyla da diğer gitar markalarının kopyası bazı modeller üretmiştir.(Les Paul kasalar, 12telli-efektli elektrolar, çift saplılar, KingV-explorer-RR-steinberger kasalar vb.)

90′lı yılların ortalarından itibaren firma kazandığı bu birikimden faydalanmaya karar vererek, şirket politikasında yeni bir anlayışa gitmiştir. Bu yeni anlayışa göre Cort, artık kendi dizayn ettiği orjinal dizayn ve projelendirmeye sahip modeller üretecektir. Bu yeni adım kısa zaman içerisinde meyvelerini vermiş ve Cort, özellikle Avrupa ve Asya’da en fazla ilgi çeken markalardan birisi haline gelmiştir.

Cort, kendi ürettiği gitarlarda kendi alanında uzmanlaşmış gitar parçası markalarının ürünlerinden faydalanmaktadır. Bunlar arasında Wilkinson, Gotoh, Grover, Sperzel, Fishman, Seymour Duncan, EMG, Lace Sensor, Barolini, TonePros, Aguilar, Dunlop, Graph Tech, D’Addario, Floyd Rose, Schaller, Hipshot sayılabilir. Bünyesinde büyük bir ağaç stoğu bulunduran firma, dünyanın çeşitli yerlerindeki yerel ağaç türlerini ithal etmekte, kontrollü ve teknoloji destekli olarak çalgı üretimi faliyetlerini sürdürmektedir.

Ayrıca Cort, sahibi bulunduğu Mighty Mite adlı şirket vasıtasıyla, ürettiği gitar parçalarının satışını yapmaktadır (Özellikle ABD’de). Bunlardan Cort gitarları üzerinde en çok kullanılanları; manyetikler, lisanslı köprüler ve akord kulaklarıdır.

Cort’un elektro ve bas gitarlarının ve elektronik aksamın üretildiği ‘Kore Incheon’ ve ‘Endonezya Surabaya’ fabrikalarının dışında, akustik ve klasik modellerin üretildiği Kore ve Çin’de birer fabrikası bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en büyük fabrika Incheon fabrikası olup burada yıllık 300.000 gitar üretimi yapılmaktadır. Toplamda ise Cort, yıllık olarak 1.000.000 dan fazla gitar üretmektedir ve bunların büyük çoğunluğunu diğer gitar firmaları için fason olarak üretilmektedir. Incheon ve Surabaya fabrikalarında üretimi yapılmakta olan; Fender(Special Editions), Ibanez, Schecter, PRS, Brian Moore, ESP, Washburn, Conkin, Tanglewood, BC Rich, Kramer, Lakland, G&L, Hohner, Hamer bu firmalardan bir kaçıdır. Bu markalar dışında onlarca orta ve küçük ölçekli şirket için de gitar üretimi yapılmaktadır.

Kore Incheon(Elektro ve Bas) ve Taejon(Akustik) fabrikaları bünyesinde tamamen el işçiliği kullanılan iki özel yapım atölyesi bulunan markanın, Elektro ve Bas serilerinde “Masterpiece” ve Akustik serilerinde “Custom” ve “Limited Edition” adlarıyla anılan el yapımı modelleri de buralarda üretilmektedir. Son yıllarda bu atölyelerde, diğer bazı gitar markalarının da(örneğin Ibanez H.R. Giger modeli) bazı modelleri yapılmaktadır.

Cort’un kendi AR-GE birimi tarafından geliştirilmiş “Luthite” isimli alaşım, Curbow model bas gitarlarında ve Ibanez gibi diğer markaların elektro ve bas gitarlarında (örneğin Ibanez’in 10. kuruluş yıldönümü şerefine özel olarak üretilen Joe Satriani imzalı JS10th modeli) gövdede ağaç yerine kullanılmaktadır.

Günümüzde Cort, dünyanın önde gelen gitar markalarından birisi haline gelmiş ve satış rakamı itibariyle de Türkiye dahil bir çok ülkede en fazla ilgi çeken gitar markalarının başında gelmektedir.

Ülkemizde 2007 yılında Cort gitar firması, maNga gitaristi Yağmur Sarıgül ile destek anlaşması yapmıştır. Sanatçı, kayıtlarında ve canlı performanslarında Cort Viva-7 model yedi telli elektro gitar ile Cort Turkish Edition model elektro gitar kullanmaktadır.

Yıldönümü Hacı Mehmet Eşref Paşa

Filed under: Uncategorized — Tags: , — admin @ 6:08 am

Hacı Mehmet Eşref Paşa 1895-1907 yılları arasında İzmir Belediye Reisliği yapmış bir Osmanlı devlet ve siyaset adamıdır. İzmir’in ünlü Eşrefpaşa semti onun adını taşımaktadır. II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü vesilesiyle Konak Meydanı’nda inşa edilmiş olan ve günümüzde İzmir’in sembolü haline gelmiş İzmir Saat Kulesi onun da katkılarıyla yapılmıştır. 1820-1894 yılları arasında yaşamış, Trabzon ve Selanik valilikleri yapmış, Namık Kemal’e Namık adını vermiş, kendi divanı bulunan bir şair de olan Aslanpaşazade Eşref Paşa ile karıştırılmamalıdır. Şehit orgeneral Eşref Bitlis de, yaygın surette, Eşref Paşa olarak anılmaktadır.

Mehmet Eşref Paşa, Suriye Vali Muavini iken Hicaz’a sık sık gittiği için “Hacı” lakabıyla anılıyordu. 1895′de vekaleten İzmir Belediye Meclisine reis olarak atanan Eşref Paşa, Mart 1896′da (vilayet meclisi üyesi olarak belediyede asli görev sahibi olması geçerli mevzuata aykırı olmasına rağmen) İzmir Valisi Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa tarafından uyumlu çalışılabileceği düşüncesiyle desteklenerek İzmir Belediye Reisi olmuş ve sağlık nedenleriyle ayrıldığı Mart 1907′ye kadar bu görevde kalmıştır.

Belediye reisliği döneminde kadar şehir için pek çok hayırlı işe imza atmıştır. Eşref Paşa’nın en önemli girişimi bugün Fevzipaşa Bulvarı olarak anılan geniş caddenin açılışını ancak planlamak oldu. Bu bulvarın açılışı ancak Cumhuriyet döneminde gerçekleşti. Ayrıca, İkiçeşmelik’ten Yağhanelere uzanacak şekilde açtırdığı caddeye bir Eşref Paşa Camii de yaptırmasıyla, adını bugüne taşıyan semtin ismi konulmuştur.

Eşref Paşa’yı özellikle kentin yoksul Müslüman ve Musevileri çok sevdi ama sevmeyenlerin başında üzerinde baskısını arttırdığı esnaf geliyordu.Çünkü İzmir’de bugün de sorun olan kayıt dışı ekonominin üzerine giden Eşref Paşa yerel yönetime gelir sağlamak için esnafa vergi üzerine vergi bindirmişti.

Bugün Belediye’ye ait hastaneye adını veren Eşref Paşa sağlık alanında önemli hizmetlere imza attı. Halen Konak Meydanı’nın özgün hali bozulmamış tek binası olan ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi olarak kullanılan Gureba-i Müslimin Hastanesi’ni Eşref Paşa geliştirdi. Ayrıca İzmir’de bir hastane ismini taşımaktadır. İzmir zamanında veba hastalığına çok kurban vermişti. Bunu çok iyi bilen Eşref Paşa fakir Müslümanlar için çok büyük bir hastane kurulması için bizzat çalışırken, yoksul Yahudi ve Rumların yaşadıkları aile evleri olan Yahudihane ve Rumhane gibi yerlerde sık sık temizlik denetimleri yapıldı.

May 29, 2008

Yıldönümü Veteriner hekim

Filed under: Uncategorized — Tags: , , — admin @ 11:24 pm

Veteriner, latince hayvan demek olup, veteriner hekim ise evcil ve yabani hayvanların hastalıklarının teşhis ve tedavileri, ıslahıyla uğraşan kimseye verilen isim. Her türlü hayvan hastalıklarının teşhis ve tedavileri, hayvanların üreme ve ıslahlarıyla gıda kontrol hizmetleri, zoonoz hastalıkların (hayvanlardan insanlara bulaşan) önlenmesiyle uğraşan meslek dalına veteriner hekimlik denir. Veteriner hekimlik mesleği dünyada en eski tarihe sahip meslek dallarından birisidir. Hayvanların evcilleştirilerek insanlara faydalı olmaya başlamasıyla birlikte veteriner hekimlik mesleği de ortaya çıkmaya başlamıştır.

Hayvanların ehlileştirilmesiyle insanların beslenme işi daha düzenli hale gelmiş, bunların et, süt, yumurta, yün gibi verimlerinin daha fazla arttırılarak en yüksek verim elde etme yolları araştırılmaya başlanmıştır.

Tarihçe

Yüksek verim elde etme araştırmalarıyla birlikte hayvanların verimlerinin düşmesine veya ölümlerine sebep olan hastalıkların teşhis ve tedavi yolları da araştırılmıştır. Bunlarla ilgili araştırmaların milattan önceki yüzyıllarda Türklerde, Hindistan’da, Eski Çin’de, Mısır’da ve İran’da yapıldığı arkeolojik kazılarda çıkan tarihi eser ve papirüslerden anlaşılmaktadır.

Daha sonraki yüzyıllarda da gelişmeler devam etmiş, İslamiyetin dünyaya yayılmasıyla birlikte diğer ilim dallarında olduğu gibi, veteriner hekimlik mesleği de gelişme göstermiştir. Yunancadan tercümeler yapılmış, eski bilgilerden faydalanarak Müslüman baytarlar yeni yeni teşhis ve tedavi usulleri geliştirmişlerdir. Bunların sonucu olarak at, koyun, keçi, sığır, deve gibi hayvanların hastalıklarının nasıl teşhis ve tedavi edileceğini anlatan binlerce kitap yazılmıştır. Misal olarak 9. yüzyılda yaşamış olan İbn-i Ahi Hizam’ın Kitab al-Hayl val-Baytara isimli 30 bablık eserinde at, katır, deve, sığır ve koyunların hastalıkları ve ilaçları hakkında günümüzde dahi geçerli olan bilgiler vardır.

Avrupa’da ise bu meslek İslam baytarlarının kitaplarının tercümesiyle gelişmeye başlamıştır. Mikroskobun keşfiyle de hastalık sebeplerinin teşhis ve tedavisi daha kolay hale gelmiştir.

Osmanlılarda babadan oğula geçme baytarlık yanında ilmi öğretim düzenine bağlı ilk veteriner okulu İstanbul’da Harbiye Mektebinde Baytar Sınıfı adıyla özel dershane olarak kuruldu (1842). Sultan Abdülmecid Han devrinde tıbbiyeye bağlandı. 1909′da Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşanın gayretiyle Selimiye’deki İtfaiye Kışlasına taşındı. Veteriner Teşkilatı daha sonra Nafia Nezaretine alınarak Ziraat, Orman ve Maadin Nezaretine bağlandı. Avrupa’ya öğrenci gönderildi. Salgın hayvan hastalıkları ile mücadele için gereken aşı ve serumları hazırlamak üzere bakteriyoloji ve hayvanlardan yüksek verim elde etmek için zooteknik kurumları açıldı. Bakteriyoloji kurumu daha sonra beşeri ve baytari bakteriyolojihane olarak iki kısma ayrıldı. Pendik’te 1913′te bir bakteriyolojihane kuruldu. Burada ülke hayvanlarının salgın hastalıkları için üretilen aşı ve serumlar yeterli olmadığından yeni bakteriyoloji kurumları faaliyete geçti. Ankara-Etlik’te bir bakteriyoloji ve seroloji kurumu kuruldu. Cumhuriyet döneminde kurulanlarla birlikte bugün 8 adet veteriner kontrol ve araştırma enstitüsü ile Kayseri, Denizli, Antalya, Diyarbakır, Adana, Bursa, Konya, Samsun, Elazığ, İzmir’de hastalık teşhis ve gıda tahlil laboratuvarları açıldı. Osmanlı Devleti döneminde hayvan ırklarını ıslah etmek amacıyla Eskişehir (Çifteler), Malatya (Sultansuyu), Adana (Çukurova), Kurtuluş Savaşından sonra Bursa (Karacabey), Samsun (Karaköy’de) haralar, Bandırma ve Ereğli’de merinos ırkı yetiştirme çiftlikleri, Tekirdağ (Muradlı), Tokat (Kazova), Antalya (Boztepe), Çanakkale (Kumkale’de) inek ıslah kurumları açıldı. Ayrıca Ankara’da Lalahan Zooteknik Araştırma Enstitüsü, Bursa Merinos Yapağı Muayene Laboratuvarı Türkiye’deki veteriner kurumlarının mühim bölümlerindendir. 1937 tarihli ve 3203 sayılı Ziraat Vekaleti Vazife ve Teşkilat Kanunu ile baytar terimi yerine veteriner terimi kullanılmaya başlanmıştır.

Eğitim

Veteriner Fakültesi, Türkiye’de ilk defa 1889 tarihinde yüksek okul olarak Halkalı’da kurulmuştur. Öğretim süresi 4 yıldı. Önceleri ilk iki yılı sivil tıbbiye talebeleriyle son iki yılı ise Halkalı’da yatılı olarak geçiren veteriner talebeleri daha sonra Kadırga’da bir konak satın alınarak bir araya toplanmışlardır. Burası da kafi gelmeyince Tunuslu Hayreddin Paşanın Sultanahmed’deki konağında Mülkiye Baytar Mektebi alisi olarak 1921′e kadar öğretim yapılmıştır. Okul 1921′de yanınca, Selimiye’deki Askeri Baytar Mektebine taşındı ve Yüksek Baytar Mektebi adını aldı. 1933′te burası da kapatıldı. Cumhuriyetin 10. yıldönümü günü Veteriner Fakültesi adıyla Ankara’da öğretime başladı. 1939′da öğretim süresi 5 yıla çıkarıldı. 7 Temmuz 1948′de Ankara Üniversitesine bağlandı.

5 yıllık üniversite eğitimi ile Veteriner Hekimliği temel bilimleri bölümü, Hastalıklar ve Klinikler Bilimler Bölümü, Zootekni ve Hayvan besleme bölümleri bulunur.

Veteriner Hekimliği temel bilimleri bölümünde
Anatomi, Histoloji, Embriyoloji, Fizyoloji, Biyokimya dersleri.
Hastalıklar ve Klinikler Bilimler Bölümünde
Mikrobiyoloji, Parazitoloji, Patoloji, Farmakoloji ve Toksikoloji, İç Hastalıklar, Cerrahi, Doğum ve Jinekoloji, Döllenme ve Suni Tohumlama, Besin Hijyeni ve Teknolojisi dersleri.
Zootekni ve Hayvan Besleme Bölümünde
Zootekni, Hayvan Besleme ve Besleme Hastalıkları dersleri okutulur.

Mezun olanlar Veteriner Hekim unvanı ile resmi ve özel kuruluşlarda ya da kliniklerde çalışabilirler.

Veteriner Hekimler Birliği

Türkiye’de hayvancılığın gelişmesi için çalışmalar yapmak paraziter ve salgın hayvan hastalıklarıyla mücadele etmek ve bu konuda Tarım Bakanlığına yardımcı olmak üzere 1954 yılında özel kanunla kurulmuştur. Tüzel kişiliğe sahiptir. Kamu kuruluşu niteliğinde meslek kurumudur.

Türkiye’de veteriner hekimin görevleri arasında; hayvan sağlığı yanısıra doğrudan insan sağlığı vardır. Veteriner hekimler, hayvan hastalıkları konularında ihtisas yaparak mütehassıs oldukları gibi halen tıp fakültelerinde mikrobiyoloji ve bakteriyoloji ihtisası yapma imkanına da sahiptir. Böylece doğrudan insan sağlığıyla ilgili konulara da girmişlerdir. Hayvan sağlığının korunması insanların zoonoz (hayvandan insana bulaşan) hastalıklardan korunması, hayvanların verimlerini yükseltmek gayesiyle ıslah edilmeleri, hayvani ürünlerin (et, süt, yumurta, peynir, yoğurt vs.) ve yemlerin muayene ve kalite kontrollerinin yapılması veteriner hekimin görevleri arasındadır.

Yıldönümü Georg Cantor

Filed under: Uncategorized — Tags: , — admin @ 10:16 pm

Georg Ferdinand Ludwig Philipp Cantor (3 Mart 1845 – 6 Ocak 1918), Alman matematikçi. Kümeler kavramının kurucusudur. Kümeler arasında birebir eşlemenin önemini ortaya koymuş, “sonsuz küme” kavramına matematiksel bir tanım getirmiş ve gerçel sayıların sonsuzluğunun doğal sayıların sonsuzluğundan “daha büyük” olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca kardinal sayı ve ordinal sayı kavramlarını ortaya atmış ve bu sayıların aritmetiğini tanımlamıştır. Cantor’un buluşlarının matematik ve felsefede önemli yeri vardır.

Cantor’un “sonsuzötesi sayılar” fikri sezgilerimizle ters düştüğü için, zamanın matematikçileri tarafından yoğun şekilde eleştirilmiştir. Henri Poincaré, Cantor’un fikirlerini “matematiği istila eden korkunç bir hastalık” olarak nitelendirmiş, Leopold Kronecker ise Cantor’u “şarlatan”lıkla suçlamıştır. Cantor’un 1884′ten hayatının sonuna kadar yaşadığı depresyon nöbetlerinin, kısmen bu saldırılardan kaynaklandığı iddia edilmişse de, nöbetlerin asıl sebebi muhtemelen bipolar bozukluktur.

Günümüzde, Cantor’un fikirleri matematikçilerin büyük çoğunluğu tarafından doğru kabul edilmekte ve matematik tarihinin en önemli paradigma değişimlerinden biri olarak tanınmaktadır. David Hilbert, “Cantor’un yarattığı cennetten bizi kimse kovamayacaktır” diyerek Cantor’un katkılarının önemini vurgulamıştır.

Çocukluğu ve Gençliği

Cantor, 3 Mart 1845′te, Rusya’nın o zamanki başkenti St. Petersburg’da dünyaya geldi. Babası Georg Waldemar Cantor, Danimarka kökenli bir tüccardı ve St. Petersburg borsasında simsarlık yapıyordu. Annesi Maria Anna Cantor ise Avusturya kökenliydi ve yetenekli bir müzisyendi.

Babanın sağlığı bozulunca, aile 1856′da Almanya’nın Frankfurt kentine taşındı. Cantor, Darmstadt’ta bir yatılı liseye yazıldı, ve 1860′da buradan yüksek başarıyla mezun oldu. 1862′de ise Zürih Politeknik Enstitüsü’ne (bugün ETH Zürih) girerek matematik okumaya başladı. Bir yıl sonra babası ölünce Almanya’ya döndü ve Berlin Üniversitesi’ne yazıldı. Burada, zamanın büyük matematikçileri Ernst Kummer, Karl Weierstrass ve Leopold Kronecker’den dersler aldı. 1867′de sayılar kuramı üzerine yazdığı tezini sunarak üniversiteden mezun oldu.

Bir süre Berlin’deki bir kız okulunda öğretmenlik yaptıktan sonra, 1869′da Halle Üniversitesi’nde doçent olarak çalışmaya başladı. Hayatının sonuna kadar Halle’de kalacaktı.

Orta Yaşları

Cantor, Halle Üniversitesi’ndeki meslekdaşı Eduard Heine’nin etkisiyle sayılar kuramından uzaklaşıp analizle ilgilenmeye başladı. 1870′de, bir fonksiyonun birden fazla trigonometrik seri açılımı olamayacağını kanıtlayarak adını duyurdu. Cantor’dan önce, Heine’nin yanısıra Lejeune Dirichlet, Rudolph Lipschitz ve Bernhard Riemann gibi pek çok matematikçi bu problemle uğraşmış ama sonuca ulaşamamıştı. 1870-72 arasında Cantor trigonometrik serilere ilişkin bir dizi makale yayımladı, ve 1872′de Sıradışı Profesör ünvanını kazandı. Aynı sene yazışmaya başladığı meslekdaşı Richard Dedekind, gerçel sayıları “Dedekind kesitleri” olarak tanımladığı meşhur makalesinde, Cantor’un trigonometrik seri makalelerinden birini referans olarak gösterdi.

Cantor 1873′te rasyonel sayıların doğal sayılarla birebir eşlenebildiğini, bir başka deyişle rasyonel sayıların sayılabilir sonsuzlukta olduğunu kanıtladı. Aynı yıl, cebirsel sayıların (yani katsayıları tamsayı olan herhangi bir polinomun kökü olarak yazılabilen gerçel sayıların) da sayılabilir olduğunu kanıtladı. 1874′te ise gerçel sayıların tamamının sayılabilir olmadığını gösterdi. Böylece gerçel sayıların çok küçük bir kısmının cebirsel olduğu, neredeyse tamamının aşkın sayılar olduğu ortaya çıktı.

Cantor bundan sonra, boyut sayıları farklı olan kümelerin, mesela bir birim uzunluğundaki (tek boyutlu) bir doğru parçasıyla bir birimkare alana sahip (iki boyutlu) bir karenin, birebir eşlenip eşlenemeyeceğini araştırmaya başladı. 1877′de bulduğu sonuç oldukça şaşırtıcıydı: Bir birim uzunluğunda bir doğru parçasının üzerindeki noktalar, p boyutlu uzayın tüm noktalarıyla birebir eşlenebiliyordu. Arkadaşı Dedekind’e bu sonuçtan bahsederken “Je le vois, mais je ne le crois pas!” (”Görüyorum, ama inanmıyorum!”) diye yazdı.

1878′te yazdığı bir makalede, birebir eşleme, sayılabilirlik ve boyut kavramlarına açıklık getirdi. Cantor, kendi fikirlerine açıkça karşı çıkan Kronecker’in muhalefetinden korktuğu için bu makaleyi yayımlanmadan önce geri çekmek istemiş, Dedekind ve Weierstrass’ın desteğiyle bundan vazgeçmişti.

1879 ve 1884 arasında yayımladığı altı makaleyle, kümeler kuramının temellerini attı, “sonsuzötesi” (kardinal ve ordinal) sayılar fikrini anlattı. Bu makaleleri yayımlayan Mathematische Annalen dergisinin editörleri, aslında büyük bir cesaret örneği sergiliyorlardı, çünkü Cantor’un fikirleri, Kronecker’un başını çektiği bir grup nüfuzlu matematikçi tarafından şiddetle eleştiriliyor ve hatalı bir düşünce şekli olarak yorumlanıyordu. Bu kuvvetli muhalefetin farkında olan Cantor, makalelerinde eleştirilere uzun uzun cevap vermeye özen gösteriyordu.

Mayıs 1884′te ilk ağır depresyon nöbetini geçiren Cantor, birkaç hafta içinde kendini toparladıysa da matematiğe dönmek için yeterli özgüveni bulamadığından, felsefe ve edebiyatla ilgilenmeye başladı. Sonsuzluk ve kümeler hakkında kendi geliştirdiği fikirlerin felsefi ve teolojik sonuçlarıyla ilgileniyor, ve bu konuda pek çok filozofla yazışıyordu. Bu yazışmaların bir kısmını 1888′de yayımladı. Edebiyatta ise Shakespeare’in tiyatro eserlerini inceliyor, bunların aslında Shakespeare değil Francis Bacon tarafından yazıldığını kanıtlamaya çalışıyordu. Shakespeare ve Bacon konusundaki bu garip saplantısından hayatı boyunca vazgeçmeyecek, bu konuyla ilgili araştırmalarını 1896 ve 1897′de iki kitapçık halinde yayımlayacaktı. (Saplantının sebebi büyük ihtimalle bipolar bozukluk idi.)

1890′da, Alman Matematikçiler Cemiyeti’nin (Deutsche Mathematiker-Vereinigung) kurucularından biri oldu, ve bu cemiyetin 1891′deki ilk toplantısına başkanlık etti. Bu toplantıya, bir türlü iyi geçinemediği Leopold Kronecker’i de davet ettiyse de, karısı bir dağcılık kazasında ciddi şekilde yaralanınca Kronecker toplantıya katılamadı. Bu toplantıda Cantor, yeni kurulan Cemiyet’in ilk başkanı seçildi.

Yaşlılığı ve Ölümü

Cantor, son önemli makalesini 1895 ve 1897′de iki kısım halinde yayımladı. Bu makalede, kümeler kuramıyla ilgili bugün alışık olduğumuz bazı kavramları (altkümeler gibi) tanımlıyor, kardinal ve ordinal aritmetiği tekrar gözden geçiriyordu. Cantor bu makalesinde süreklilik hipotezinin de bir kanıtını sunmak istemiş, ama çok uğraştığı halde kanıtı bulamamıştı. (Süreklilik hipotezi, eleman sayısı olarak doğal sayılardan büyük, gerçel sayılardan küçük bir kümenin varolmadığını söyler. Kurt Gödel ve Paul Cohen 20. yüzyılda göstermişlerdir ki, geleneksel kümeler kuramı aksiyomlarından yola çıkılarak bu hipotezin doğruluğu da yanlışlığı da kanıtlanamaz.)

Aralık 1899′da en küçük oğlunun ani ölümüyle bir kez daha depresyona girdi ve bir daha asla tam anlamıyla toparlanamadı. Pek çok kez işinden izin alıp çeşitli senatoryumlarda tedavi gören Cantor, bu sancılı döneminde de bir taraftan matematikle uğraşmayı bırakmadı. Deutsche Mathematiker-Vereinigung’un 1903′teki toplantısında, kümeler kuramının paradoksları üzerine bir dizi konuşma yaptı, ve Heidelberg’deki 1904 Uluslararası Matematikçiler Kongresi’ne katıldı.

1911′de İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nin 500. kuruluş yıldönümü kutlamalarına davet edilince çok sevindi. Burada, kümeler kuramının yeni yıldızı Bertrand Russell ile tanışmayı umuyordu, ama sağlık problemleri sebebiyle Almanya’ya erken dönmek zorunda kalınca bu umudu gerçekleşmedi. 1912′de St. Andrews Üniversitesi Cantor’a fahri doktora verdi, fakat Cantor yine sağlık problemleri yüzünden İskoçya’ya gidip doktorasını alamadı.

Cantor 1913′te emekliye ayrıldı, ve I. Dünya Savaşı koşulları yüzünden fakirlik içinde yaşamaya başladı. 1915′te, Halle’de Cantor’un 70. yaşgünü için planlanan kutlamalar savaş yüzünden iptal edilince Cantor yaşgününü evinde daha mütevazı koşullarda kutladı. Haziran 1917′de tekrar bir senatoryuma giren Cantor, burada 6 Ocak 1918′de (72 yaşında) geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayata gözlerini yumdu ve Halle’deki Giebichenstein Mezarlığı’na gömüldü.

Ailesi

Cantor, Ağustos 1874′te kızkardeşinin arkadaşı Vally Guttmann ile evlendi, ve bu evlilikten altı çocuğu oldu. Üniversiteden aldığı maaşın çok düşük olmasına rağmen, babasından kalan miras sayesinde ailesini geçindirebildi.

Yıldönümü Başkomutanlık Meydan Muharebesi

Filed under: Uncategorized — Tags: , — admin @ 7:40 pm

Başkumandanlık Meydan Muharebesi, Afyon’a bağlı Dumlupınar köyü yakınında 30 Ağustos 1922′de Türk ve Yunan orduları arasında meydana gelen çatışma. Diğer adı Dumlupınar Meydan Muharebesidir. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetildiği için Başkumandanlık Meydan Muharebesi olarak anılır. Kurtuluş Savaşı’nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıldönümü Türkiye’de ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.

Kurtuluş Savaşı’nın son evresi 26 Ağustos 1922′de başlayan Büyük Taarruz ile açılmış ve 9 Eylül 1922′de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasıyla sonuçlanmıştır.

1922 Yazında durum

Sakarya Muharebesi sonucunda Sevr Antlaşması’nı Türk tarafına askeri güçle kabul ettirme girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Sakarya’da kazanılan savaşın en önemli sonucu 20 Ekim 1921′de Ankara Hükümeti ile Fransa arasında imzalanan anlaşma oldu. Bu anlaşma ile Fransa Türkiye’ye karşı katı bir politika izleyen İngiltere’den yolunu ayırarak Türkiye ile işbirliği yoluna girmişti. Bu arada İtalyanların da Temmuz 1921′de Antalya bölgesinden çekilerek Yunanistan’a karşı Türk tarafını destekleyen bir tavır almasıyla müttefikler arasındaki anlaşmazlıklar iyice su yüzüne çıktı. Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası, İletişim Yay. 2001, C. I, sf. 146.

TBMM Hükümeti Dişişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in (Tengirşenk) Şubat 1922′deki Londra ve Paris ziyaretlerinden sonra, İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri Mart 1922′de Paris’te toplanarak ateşkes de dahil olmak üzere Sevr Antlaşması’nda bazı değişiklikler yapmayı öngören önerilerde bulundular. Fakat Ankara Hükümeti öncelikle Yunan ordusunun Anadolu’yu tahliye etmesinde ısrar edince anlaşma sağlanamadı.

Temmuz ayında İçişleri Bakanı Fethi Bey (Okyar) Paris ve Londra’yı ziyaret etti. Bu görüşmelerden bir sonuç alınamaması üzerine Türk hükümeti barış yolunun kapalı olduğuna hükmederek taarruz kararı aldı. Fethi Bey Ankara’ya 14 Ağustos’ta yolladığı raporda “Milli gayenin sağlanması, ancak askeri faaliyetlerle kabil olabilecektir” görüşünü bildirdi.

Anadolu’daki Yunan askeri pozisyonunun savunulamaz durumda olduğunun bilincinde olan Yunan başbakanı Dimitros Gounaris, Şubat ve Mart 1922′de Londra’ya uzun bir ziyarette bulunarak ülkesine yapılan askeri yardımın artırılmasını istedi. Ancak bu istek Lloyd George hükümetince reddedildi. Gounaris bunun üzerine Yunan ordusunu Anadolu’dan çekme tehdidinde bulundu ise de bunu kendi hükümetine kabul ettiremeyerek istifaya zorlandı.

Türk Hazırlıkları

15 Eylül 1921 tarihinden geçerli olmak üzere seferberlik ilan edilerek, 1899, 1900, 1901 doğumlular silah altına alınmış, ordunun asker eksiği tamamlanmıştı. Türk kuvvetlerinin araç ve malzeme eksikleri de çeşitli kaynaklardan tamamlanmaya çalışıldı. 20 Ekim 1921′de imzalanan anlaşmayla Çukurova’daki işgalini sonlandıran Fransa’dan önemli miktarda silah ve mühimmat desteği alındı. Sovyetler Birliği’nden sağlanan mali yardım da orduyu geliştirmekte kullanıldı. Kara Kuvvetleri mevcudu 200.000′e ulaştı. Yiyecek, giyecek ve cephane yeterli düzeye getirildi.

Genel taarruz hazırlıkları Haziran 1922′de başlatıldı. 6 Ağustos 1922′de orduya gizlice taarruz için hazırlanması emri verildi. Mustafa Kemal Akşehir’e gelerek komutanlarla toplantı yaptı. Toplantıda 26 Ağustos taarruz günü olarak belirlendi. Taarruz Afyon’un güneyinden Dumlupınar yönüne doğru baskın şeklinde başlayacak ve sonra da meydan savaşına dönüştürülerek düşman kuvvetleri tümüyle yok edilecekti. Türk ordusu Yunan cephesinin en güçlü direnek merkezinden saldıracaktı.

Yunan hazırlıkları

Yunanlılar bir Türk taaruzuna karşı hazırlıksız değildi. Öncelikle Afyon bölgesi tamamen müstahkem hale getirilmiş, sıra sıra tel örgüler, makineli tüfek yuvaları ve topçu mevzileri ile takviye edilmişti. Ayrıca, bir geri çekilme gerektiğinde Afyon kuzeyinde İlbulak dağı merkez olmak üzere 2. bir mevzi daha geride Dumlupınar-Toklusivrisi hattında 3. bir mevzi hazırlanmıştı.

Bunun yanında İzmir-Afyon-Eskişehir demiryolu, Mudanya iskelesinin Yunanlıların elinde olması, keşif uçakları, 4000 den fazla kamyon ve otomobil Türk ordusuna kıyasla büyük bir lojistik ve keşif üstünlüğü sağlıyordu.

Bunlara dayanarak, Yunanlılar açık araziden gelecek bir tehdide karşı hem sayı üstünlüklerini koruyarak taaruzu defedebileceklerini, hem de keşif kabiliyetleri ve İngiliz casusluk ağı ile ile bu taarruz için yapılması gereken bir yığınağı önceden tespit edebileceklerini düşünüyorlardı.

Ayrıca, güneyden gelebilecek bir tehdit karşısında ise Afyon-Çay doğrultusunda bir karşı taaruz ile Türk ordusunu ikmal üslerinden ayırıp imha etmeyi planlamakta idiler.

Büyük Taarruz

Mustafa Kemal Paşa, ordunun taarruz hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde sürdürmüştür. Taarruzu gizlemek için Temmuz ayı sonunda ordu birlikleri arasında bir futbol turnuvası düzenleyerek komutanlarla topluca görüşme imkanı sağlamıştır.

Büyük taaruz öncesinde Yunan Cephe Ordusu 3 Kolordu düzeninde Eskişehir Kuzeyinden Afyon güneyine kadar yayılmış, en kuzeyde İnegöl’de 11. Piyade Tümeni Uşak’ta ise 2. Piyade Tümeni ve bazı bağımsız alaylarla yanlarını kapatmakta idi. Yunan ordusunun toplam mevcudu 200.000 kadar olup, bunun 150.000′i Anadolu’da bulunmaktaydı.

3. Yunan Kolordusu (General Sumilas) Eskişehir önlerinde 3., 10. ve 15. P. Tümenleri ile Bursa istikametini kapatırken aynı zamanda Kütahya önlerinde mevzilenmiş 2. Yunan Kolordusu (General Digenis) 7., 9. ve 13. Piyade Tümenleri ile hem cephenin orta kısmını kapatmakta hem de Eskişehir veya Afyon’a yönelebilecek bir Türk taarruzuna karşı 3. veya 1. Kolorduya ihtiyat vazifesi görmekte idi. 1. Yunan Kolordusu (General Trikupis) ise karargahı Afyon’da olmak üzere Cephenin güneyini savunmakta idi. 1. Kolordu tümü cephe hattında olmak üzere 1., 4., 5. ve 12. Piyade tümenlerine komuta etmekte idi.

General Hacianesti Yunan Küçük Asya Ordusunun başına getirildiğinde Büyük Taarruz kaderine etkileyecek iki karar aldı;

Bunlardan ilki 1. Kolordu komutanı Trikupis’in ihtiyattaki 2. Kolordu’ya savaş durumunda emir verme yetkisini kaldırması, diğeri ise 1. Kolordu’nun normal düzeninde kendi ihtiyatında olan tümenleri de cephe hattına yayarak Trikupis’i tamamen ihtiyatsız bırakması idi. Böylece, Afyon’a yönelecek bir Türk taarruzunda eğer cephe zorlanırsa, Trikupis ya İzmir’deki üstü Hatzanesti’yi 2. kolorduyu veya en azından birliklerinden bir kısmını kendi emrine almak için ikna etmek zorunda kalacaktı. Savaş durumunda iletişim yetersizliği ve zamanın kritikliği dikkate alındığında feci derecede yanlış bir karar olduğu daha sonra açığa çıkacaktı.

Büyük Taarruzun Hedefi

Büyük Taarruz’un hedefi Ayfon güneyinde mevzilenmiş 1. Yunan Tümeni (General Frangos) ve 4. Yunan Tümeni (Albay Dimaras) Ytarafından savunulan mevzileri yarma harekatı ile geçerek Yunan Cephe Ordusunu (1.,2, 3. Kolordular) geride bir hatta çekilmeden bir meydan savaşı ile imha etmekti. Türk lojistik kabiliyeti orduyu ancak 60 km. içerisinde destekleyebileceğinden harekatın esasının taaruz hattından itibaren bu mesafe içinde gerçekleşmesi şarttı.

Afyon güneyindeki Yunan mevzileri en batıdaki Toklu sivrisinden Afyon güneyindeki B. Kalecik köyü doğusuna kadar 40 km. kadar uzanıyordu. Taaruzun sıklet merkezi Tınaztepe ile Kalecik sivrisi arasındaki 15 km.’lik bir saha idi.

1. Ordu (Sakallı Nurettin Paşa) komutasında yer alan 4 Kolordu (1.,2. ve 4. Kolordular ile 5. Süvari Kolordusu) yarma harekatını yapacak birlikleri oluşturuyordu ki toplamda 11 Piyade, 3 Süvari Tümeninden kuruluydu. Toplam muharip mevcudu 88.000 piyade, 12.000 süvari ve 137 Top idi.

1. Kolordu (İzzetin Çalışlar)nun 4 tümeni (57.,14.15 ve 23) sırasıyla Çiğiltepe, Kırcaaslan Tepe, Tınaz Tepe ve Belen Tepe’ye taaruz edecekti. Çiğiltepe 5. Yunan Alayı, Kırcaslan ve Tınaztepe 49. Yunan Alayı tarafından savunuluyordu. Taarruz’dan bir gün önce bir şeyler olacağından şüphelenen General Trikupis Tınaztepe gerisine 7. Yunan Tümeninden iki alay daha getirtmişti.

4. Kolordu (Kemalettin Sami Gökçen) ise 4 Tümeni (11., 5. 8. ve 12. Piyade tümenleri) ile Belentepe doğusu, Kalecik Sivrisi ve B. Kalecik üzerinden Afyon’a taarruz edecekti. Bu hat 35. ve 8. Yunan Alayları tarafından tutulmakta ve 11. ve 5/42. Efzon Alayları tarafından deteklenmekte idi.

Her iki kolordunun gerisinde 2. Türk Kolordusu - (Ali Hikmet Ayerdem)- (3. Kafkas, 4. ve 7. Piyade Tümenleri) Sandıklı-Şuhut hattında ihtiyat olarak tutulmakta idi.

5. Süvari Kolordusu-(1., 2. ve 14. Süvari Tümenleri) (Fahrettin Altay) ise Ahırdağı üzerindeki sarplığı dolayısı ile geceleri Yunanlılar tarafından savunulmayan Ballıkaya mevkiinden bir sızma harekatı ile Tokuşlar köyüne inecek ve İzmir demiryolunu kesecekti

Yarma bölgesinde Türk kuvvetlerinin toplam 100.000 askerine (8 Piyade ve 3 Süvari Tümeni) karşılık Yunan kuvvetleri takviyeli 2 Tümen (30.000 kişi) gücünde idi. Bu ise askerliğin en eski prensibi olan sonuç yerinde düşmana sayıca 1′e 3 üstün olma kaidesini yansıtıyordu. Bunun üzerine taarruz insiyatifinin Türk tarafında olması, çok üstün bir topçu desteği (137 ağır ve orta top), üstün süvari gücünün varlığı, ayrıca, üstün komuta heyeti eklenince Yunanlıların bu taaruz karşısında fazla bir varlık göstermeleri mucize olacaktı.

Taarruzun başlaması

26 Ağustos gecesi, 5. Süvari Kolordusu Ahır Dağları üzerindeki Yunanlıların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başlamıştır. İntikal bütün gece sabaha kadar sürmüştür.

26 Ağustos sabaha karşı 4:30 da başlaması planlanan taarruz sis sebebiyle ancak 5:30 da başlayabilmiş, yarım saat süren çok yoğun bir bombardıman ile yunan ön hat mevzileri büyük yıkıma uğratılmış, topcu gözetlemesi ve makineli tüfek mevzileri iş göremez hale getirilmiştir. 6:00 da başlayan piyade taarruzu, kısa sürede gelişmiş, Tınaztepe, Belentepe, Kalecik sivrisinin ele geçirilmesi ile sonuçlanmıştır. Ancak, gerek geriden gelen yunan takviyelerinin direnmesi, gerek sincanlı ovasında mevzilenmiş yunan topçularının şiddetli ateşi gerekse de taaruz momentinin kaybedilmesi ile taaruz öğlene doğru yavaşlamış ve durmuştur. Tınaztepe’deki kuvvetli Yunan karşı taaruzu ve Kurtkaya mevzinin direnişi ile Türk kuvvetleri kısmi geri çekilmelerle akşam saatlerinde bir denge oluşmuştur. Bu esnada Türk 2. Ordusunun özellikle 2. Yunan Kolordusuna şiddetli tarruzları bu kolordu kuvvetlerinin 1. Kolordu’yu daha fazla takviye edememesine yolaçmış, Hatzanesti’nin sarsılan güney cephesini takviye etmek yerine, 2. Kolordu’nun esas plandaki gibi Çay istikametine taarruz etmesi emri işleri daha da karıştırmış, Yunanlıları stratejik bir sıkıntıya sokmuştur. Öte yandan yarma bölgesinin batısında Türk kolordusu , izmir-uşak bağlantısını kesmiş, cephe gerisinde büyük kargaşaya yolaçmıştır.

Trikupis, bu durumda elindeki tek şansın eldeki bütün ihtiyatları ile Kalecik sivrisi istikametinde bit gece taaruzu yapmak olduğunu düşünmüştür. Ancak, Türk devam taaruzunun (topların ileri alınmasının desteği ile) 27 Ağustos sabaha karşı Tınaztepe, Erkmentepe ve Kurtkaya tepesinin düşürmesi neticesinde 4. Piyade Tümeninin dağılması, 1. Piyade Tümeninin ağır kayıplarla geri çekilmesi Yunan cephesinin 27 Ağustos öğlen saatlerinde tamamen çökmesine yolaçmıştır. Cephenin hiç beklenmedik bir şekilde çökmesi, Yunan 1. Kolordusunu 2′ye bölmüş, kuşatılmamak için, İzmir yönünde bir geri çekilme yerine ulaşım altyapısı yetersiz Kuzeybatı yönünde çekilmekten başka imkan kalmamış, Yunan 1. Kolordu karargahı, 4. Tümenin kalıntıları, 5. ve 12. Tümenler, 2. Kolordu birlikleri Afyon-Döğer hattını bırakarak İlbulak Dağı civarına çekilmiştir. Diğer tarafta kalan General Frangu komutasındaki 1. Tümen ve takviye birlikleri İlbulak hattında da duramayarak, Dumlupınara çekilmeye devam etmiş böylece Yunan ordusu içindeki sevk ve idare bütünlüğü bozulmuştur.

28 Ağustos-30 Ağustos sabahı arasında Türk birlikleri ile çekilen Yunan birlikleri arasında yer yer şiddetli çatışmalar çıkmış, Yunan birliklerinin Türk kuvvetlerinin takibinden kurtulamaması, mevzi almalarına engel olmuştur. Ayrıca, 3. Kolordu ile geri çekilen Yunan birliklerinin arasında açılan boşluktan içeri dalan 2. Türk Ordusu birliklerinin Kuzeyden çevirme yapması Yunan ordusunun ana parçası olan 1. ve 2. Kolordu birliklerinin Murat Dağı eteklerinde bir torbaya girmesine yolaçmıştır. 30 Ağustos günü akşam saat 19:30′a kadar süren bugün Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak bilinen büyük çarpışmalarda Yunan birlikleri imha edilip dağıtılmıştır. Bu muharebede Yunan 4. ve 12. Tümenleri tamamen, 5. ve 9. Tümenleri kısmen imha olmuştur.

Savaş alanında yapılan incelemelerde her iki kolordunun neredeyse bütün malzemesi, 4000 ölü, 10.000′e yakın esir tespit edilmiştir.-22 gün süren Sakarya savaşının Yunanlılara yaklaşık 5000 ölüye mal olduğu düşünülürse bir günde verilen kaybın büyüklüğü daha iyi anlaşılır.-

General Trikupis ve kurmaylarının bir kısmı ile 10.000 civarında asker Kızıltaş vadisinden gece karanlığında kaçmayı başarmıştır. Bu kuvvetlerin önemli bir kısmı (6000 asker) 2 Eylül de Uşak’ta Türk kuvvetlerine teslim olmuştur.

Bu son muharebe ile birlikte bir zamanlar Yunan Ordusunun bel kemiğini teşkil eden 6 Piyade Tümeni (85.000 asker) dağıtılmıştır. Türk kuvvetlerinin önünde İzmir yönünde hırpalanmış 2 Tümen ve bazı bağımsız alaylar, Bursa istikametinde ise sağ kanatları tamamen açıkta kalmış, önlerinde tahmin edemedikleri düşman kuvvetlerinin hedefi haline gelmiş 3. Kolordu kalmıştır. Bundan sonrasında savaş tamamen bir kaçma kovalamaya dönmüş, 9 Eylülde İzmir, 17 Eylülde Bandırma’dan kalan Yunan birliklerinin tahliyesi ile son bulmuştur.

Bu savaşta Yunan Ordusu 130.000 den fazla askerini kaybetmiştir. Buna karşılık Türk askeri kayıpları 12.500 civarında tespit edilmiştir. Her iki tarafın sivil kayıpları üzerinde herhangi bir istatistik bulunmamakla birlikte Batı Anadolu’nun büyük ölçüde harap olması maddi kayıplar hakkında bir fikir verebilir.

Meydan savaşından sonra, çevreyi gezen Mustafa Kemal Paşa, düşmanın ağır yenilgisini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve savaş malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmış ve yanındakilere,

Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorumluluk bize ait değildir, demiştir.

  • Zafer, Yunan işgaline son vererek Kurtuluş Savaşının kesin bir askeri sonuca ulaşmasını sağlamıştır. Böylece Türk tarafı Lozan’da toplanan barış konferansına önemli bir diplomatik avantajla katılmış, askeri durumun barış görüşmelerinde aleyhte pazarlık kozu olarak kullanılmasını önlemiştir. (Taarruz olmasaydı Yunan ordusu belki İzmir’e çekilecek, barış konferansında Yunanlıların İzmir ve Ayvalık’taki durumu pazarlık konusu olacak, bu yerler sonuçta bir olasılıkla kurtarılsa bile karşılığında birçok taviz verilecekti.)
  • Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu hareketi üzerindeki önderliği bu zaferle pekişmiş, böylece zaferden sonra kurulacak olan siyasi düzenin temelleri atılmıştır. (1922 yaz aylarında Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal aleyhine başlatılan muhalefet hareketi zaferden sonra marjinalleşmiş, Mustafa Kemal Paşa tüm ülkede “kurtarıcı” olarak benimsenmiştir.)

Yıldönümü Meşeli, Uzunköprü

Filed under: Uncategorized — admin @ 1:40 pm

Meşeli, Edirne ilinin Uzunköprü ilçesine bağlı bir köydür.

===Tarihi
köyün ismini DEMİRCİLİ ORMANI ile köyün arasındaki meşe ağaçlarının çokluğundan geldiği söylenmektedir.

TARİH
1550 li yıllarda ,Edirnede kıyık semtinde,Karaca Ahmet mahallesinde zaviye(küçük tekke)si bulunan ŞARABDAR HAMZA BEY ,15.yy da yaşamış ümera (üst düzey komutanlar)dan dır ve Edirne’nin kurucularındandır.Evvela,2.Murat devrinde sarayda şarabdar(şerbettar) vazifesi görmüş,sonradan Fatih devrinde üst düzey komutanlardan olmuştur.Hatta 1460 da Runiye-i suğra valisi yani Sivas-Tokat Beylerbeyliğine tayin edilmiştir.
2.Murat Hamza Bey’e Ergene(Uzunköprü) de ASLIHAN KÖYÜ nü tabileri ile(Meşelü,Akberdi,Balıklı,Yegan-Hızır) birlikte mülk olarak vermiştir ki,bu mülkün 2.Beyazıt devrinde de devem ettiği ve geçerli olduğu tahrir kayıtlarında görülmektedir.Hatta Hamza Bey’in oğlu Ahmet Çelebi ye 2.Beyazıt başka ilavelerde yapmıştır. Toprakların bazıları Hamza Bey’in zevcesi Tacünnisa Hatun’a intikal etmiştir.(TTK yayınları 7.dizi-sa.43 EDİRNE –Edirne’nin 600.yıldönümü armağan kitabı-1993-Tayyip Gökbilgin-
2.baskı sayfa 172)
yukarıda ki kaynaktan öğrendiğimize göre meşeli 1500 lü yıllarda zalof(kırcasalih) ye bağlı bağ(üzüm) çiftliğiymiş.meşelü çiftliği denmesinin nedeni tabi ki bol miktarda meşe ağacı yani meşe ormanına sahip olmasıymış.bölgede bir çok köy 1877-78(93 harbi)den sonra kurulduğu düşünülürse meşeli bölgesinde bunlardan300-350 sene önce insan yerleşimi mevcutmuş,ARAŞTIRAN;şahin şengül
KÜLTÜR
Köyün gelenek, görenek ve yemekleri hakkında bilgiler aşağıda belirtilmiştir.
-sodalı lokması çok meşhurdur.
-kömür ocaklarının çokluğundan dolayı meşhur meşe ağaçları yok olmaya yüz tutmuştur
-köyün ilköğretim okulu kapanmış olup,taşımalı sistemle kırcaslih ve Uzunköprüde öğrencilerin eğitimi devam etmektedir.
-

Coğrafya

Edirne iline 84 km, Uzunköprü ilçesine 17 km uzaklıktadır.

İklim

Köyün iklimi, Trakya Karasal iklimi etki alanı içerisindedir.

Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 195
1997 184

Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım,hayvancılık ve kömür madenciliğine dayalıdır.

Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 -Erdoğan Çelik
1999 -Remzi Öngör
1994 -Fethi Can
1989 -Fethi Can
1984 -

Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu yoktur fakat taşımalı eğitimden yararlanılmaktadır. Köyün içme suyu şebekesi vardır ancak kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

Newer Posts »

Powered by WordPress